26 Nisan 2010 Pazartesi

Galatasaray-Bursaspor


Çok zevkli bir maç izlettiler bize bu akşam iki takım. Ligdeki konumlarına yakışır bir futbol kalitesi vardı. Son haftalarda izlediğimiz en tempolu maçlardan biri oldu. Böyle olmasını da bekliyorduk zaten. İki takımında kazanmak zorunda olduğu bir maçtı. Bol gollü olmadı, hatta hiç gol olmadı maçta. Fakat kaçan goller Güiza'yı bile kıskandırırdı. O pozisyonlar gol olsa 3-3 gibi bir skor olurdu sanırım. Lakin top ağlarla buluşmak istemedi bu akşam. Kavgalı iki sevgili gibiydiler.
Hakem Bünyamin Gezer'i ise anlamak gerçekten mümkün değil. Ligdeki en iyi hakemlerden birisiydi. Şimdi verdiği her karar tartışmaya açık. Daha önceden de eleştiriliyordu ama bunun sebebi verdiği yada vermediği kararlar değildi. Futbolculara olan yaklaşım biçimiydi. Şimdi hem o sert tavrı, hemde hatalı kararları yüzünden sanırım en antipatik 3 hakemden birisidir. Ben futbolcu olsam onun yönettiği bir maçta sahaya çıkmak istemem. Hem hatalı karar veriyor, ardından itiraz eden oyuncuyu azarlıyor.
Arda maçtan sonra takımdan ayrılacağının sinyallerini verdi. Umarım kendisi ve Galatasaray için hayırlı olur. Arda kaliteli bir futbolcu. Avrupa'da gideceği ülkeyi doğru seçer ve şansta yanında olursa çok büyük başarılara imza atabilir. Galatasaray onun yerini nasıl dolduracak yada doldurabilecek mi bunu zaman gösterecek.
Bursaspor ise ilk defa baskıyı hissetti bu maçta. Fenerbahçe zirveyi kapmış, bu sefer kazanmak zorunda olan onlardı. Yinede iyi bir maç çıkardılar. Koştular, savaştılar, gol pozisyonlarına girdiler. Şampiyonluk için hala şansları var. Herkes en kritik maçlarının Galatasaray ile oynayacakları maç olduğunu söylüyordu. Bana kalırsa en kritik maçları Kayserispor ile karşılaşmaları olacak. Bu maçta gerçek bir sınav verecekler. Şampiyonluk istiyorlarsa haftaya Kayseri'yi mutlaka yenmeleri gerekiyor. Ertuğrul Sağlam daha önce bu kritik süreçleri yönetmişti Beşiktaş'ın başında iken. Bu tecrübesi ile şimdiki takımının yanında olabilir, onlara karanlık yollarında ışık olabilirse tarih yazacak.

Not: Resim www.ntvspor.net'ten alıntıdır.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Beşiktaş ve Bilica


Olaylı bir derbi maçı daha sona erdi. Hakem kararları yine bir tarafı zıvanadan çıkardı. Beşiktaş Jimnastik Kulübü maçtan sonra hakemin düdüğünü asması gerektiği yönünde açıklamalar yaptı. Peki bu konuda ne kadar haklılar?
Aslına bakarsanız tepkinin hangi pozisyona olduğunu çoğu kişi anlayamadı. Yani Lugano'nun eline çarpan topa, penaltı kararı verilmemesine mi? -Penaltı değil-
Yoksa Ernst'in Emre'ye dirsek vurmasına mı? -Dirsek kırmızı kartı gerektirir-
Aslında İbrahim'in kırmızı kartına da olabilir. -Maç içerisinde 2 defa görmesi gerekiyordu zaten-
En gerçekçi tahmin Bilica'nın penaltı noktasını kazması gibi duruyor. -Sarı gördü zaten Bilica-
Düşündüm de maçın ilk yarısı Güiza'nın Rüştü ile karşı karşıya kalacağı pozisyonda, hatalı kalkan ofsayt bayrağına da olabilir tepki. -Özetlere bile konmamış. Teşekkürler Lig Tv-
Tabi ki yardımcı hakemin Portekizce bilmemesine rağmen Wederson'un küfür ettiği gerekçesi ile oyundan attırmasına da olabilir.
Bu son madde şakaydı. İngilizce etmiştir küfür Wederson.
Peki Beşiktaş yönetiminin bu tepkisi normal mi? Açıkça söylemek gerekirse ben haksız buluyorum. Bilica'nın hareketini tabi ki tasvip edemez futbolu seven bu gözler. Hatta sezon sonunda Bilica gitmeli. Fakat Beşiktaş'ın bu tepkisi neden? Son haftalarda giden şampiyonluk, şampiyonlar ligi v.s olmasa bu kadar konuşur muydu Beşiktaş yönetimi? Bundan 3-4 sene önce Selçuk Dereli'nin yönettiği maçı ne çabuk unuttular? Aslında o biraz eski zaman oluyor, hafızalardan silinmiş olabilir o maç,daha yakın bir tarih lazım. Sezonun ilk yarısındaki penaltı kararı olabilir? Şimdi gündem değiştirmeye çalışıyor Beşiktaş yönetimi. Fenerbahçe karşısında tek bir pozisyon dahi bulamamasını eleştirmiyorlar takımlarının. Bakın basın toplantısında yönetici diyor ki " Hakem raporları elimize geç ulaştı". Muhabir soruyor; "Efendim ne kadar geç ulaştı peki?", yönetici cevap veriyor "Geç ulaştı!".
Az öncede gazetede okudum. Beşiktaş'lı bir yönetici "Beşiktaş Fenere yaklaşınca operasyon düzenlendi!" diyor. Sonrada ekliyor, " Biz bu Fener'i başka bir hakemle 10 kere oynasak 10 kere yenerdik", Sayın yönetici (Mete Düren) bir operasyon olsa bu Ankaragücü maçında yapılır, net olan penaltıları verilirdi. Lütfen camianıza bu sezon yaşattığınız başarısızlığın faturasını bir maça kesmeye çalışmayın. Bunun dışında futboldan anlamadığınızda belli. Tek atağı Beşiktaş'ın penaltı ile sonuçlandı zaten. Karşılığında ise 3-4 net gol fırsatından yararlanamadı Fenerbahçe.
Beşiktaş'ın bu taktiği bu sezon için işe yarayabilir. Fakat bu yönetim anlayışı bir sonraki sezon için Beşiktaş gibi, her tarih sayfasında adı yazılı olan köklü bir camianın sonunu hazırlar.
Birde Çarşı grubunun Fifa ve Uefa'ya mail yoluyla "Avrupa Şampiyonasını Ülkemize Vermeyin" konulu protestosunu bütün medya yanlış yorumladı. Aslında bu tepkinin nedeni "Merkez Hakem Komitesi yada Federasyona yanlı bir yönetim sergiliyorlar, biz hak etmiyoruz bu organizasyonu" değilmiş. Çarşı grubunun Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadında, demirlerin üzerine oturup cinsel organını karşı tribünde oturan bayan taraftarlara sallayan "yaratığa" tepkisiymiş bu mail organizasyonu. Gerekçede şuymuş; "Bakın bizim bu şekilde taraftarlarımız var, es-kaza bize böyle bir organizasyonu ülkemize verirsiniz, bakın bu tarz arkadaşlar ecnebi bayanları görünce neler yapar siz düşünün!"

13 Nisan 2010 Salı

Tim Duncan


Timothy Theodore Duncan,onu kısaca Tim Duncan olarak tanıyorsunuz. Virgin adalarında 25 Nisan 1975 tarihinde doğdu. Spora küçük yaşta gönül vermiş bir gençti Tim. Kalabalık bir nüfusa sahip olmayan Virgin adalarında, herkes gibi oda yüzerek zaman geçiriyordu. Çokta başarılı bir yüzücüydü aslında. Otoriteler onun çok başarılı bir yüzücü olacağını söylüyordu. 1992 Barcelona olimpiyatlarında Amerikan milli takımıyla birlikte yüzecek olan ablası Tricia'yı ve hemşire olmadan önce şampiyon bir yüzücü olan ablası Cheryl'yi örnek alıyor ve adada bulunan tek olimpik havuzda Tricia ile birlikte yüzüyorlardı. 1989 yılının Eylül ayında ise 52.000 kişinin evsiz kalmasına sebep olan Hugo Kasırgasında, adadaki tek olimpik havuzda yıkılmıştı. Okyanusta yüzmeye başlayan Duncan bir müddet sonra köpek balıklarına olan korkusu yüzünden yüzmeden soğudu. Zaten annesinin göğüs kanseri olması onu yeterince üzüyordu.
Hayatının en berbat yılı olarak gösterir Tim 1989 yılını. Çünkü o sene içerisinde, hemde doğum gününden bir gün önce annesini kaybetti. 24 Nisan 1989 yılında Delysia Duncan hayatındaki son gününde oğlu Tim'den ne olursa olsun üniversiteyi bitirmesi için söz aldı. Bu söz Tim'in hayatını kökünden değiştirdi. Ohio'ya taşınıp evlenmiş olan ablası Cheryl, annesinin ölümü üzerine küçük kardeşi Tim'e bakabilmek için Virgin adalarına geri döndü. Cheryl'nin eşi Ricky Lowry daha önce Capital Üniversitesi adına NCAA'de guard olarak ter dökmüş bir oyuncuydu. Annesinin kaybı yüzünden konsantre olamayan, acısını unutturacak bir şey bulamayan Duncan'a eniştesi ilaç gibi gelmişti.Ricky yüzme sayesinde uzamış olan kollarıyla Duncan'ın çok başarılı bir savunmacı olacağının farkındaydı. Fakat yavaş olan ayaklarını hızlandırmaları gerekiyordu. Yaşıtlarına göre boyu uzun fakat ayakları çok yavaştı. Lise'de oynarken hocalarından birisi onun için şöyle demişti; "O kocaman, uzun ve büyük. Fakat çok beceriksiz!".
Tim basketbolu sevmişti. Acısını bir nebze olsun unutmuştu. Daha fazla çalışmaya başladı eniştesi Ricky ile. Ayakları hızlanmaya, şutları gelişmeye başlamıştı. 16 yaşına kadar önemli bir gelişme kaydetti Duncan. Hatta maç başına 25 sayı ortalaması tutturdu. 1992 yılında Nba yıldızlarından, daha sonra Nba'de karşılıklı oynayacağı Alanzo Mourning ile 5'e 5 maç yapma imkanı buldu. Nba'in genç yetenekleri aradığı organizasyonda Tim Duncan üniversitelerin dikkatini çekti. Ama özellikle Wake Forrest Üniversitesi koçu Dave Odom'un. Bir çok üniversite ile görüşen Duncan Dave'den o kadar etkilenmişti ki Wake Forrest'i seçti.
İlk maçında tek bir sayı bile atamadı Tim Duncan. Fakat Dave Odom onun mücadeleci yanından o kadar etkilenmişti ki, sürekli olarak Duncan ile ilgileniyor ve gelişmesini sağlıyordu. 1993-1994 sezonunda Tim sadece bir maçta ilk beşte başlamadı. Alışık olduğumuz double-double ortalamasını tutturdu ve ilk lakabını aldı. Star Trek dizisi kahrmanlarından, sakinliğiyle bilinen "Mr Spock". O sezonda Nba takımları Duncan'ı artık daha yakından tanıyordu. 94-95 sezonunda ise "büyük yetenek" olarak görülüyordu. Jerry Stackhouse, Rasheed Wallace gibi isimlerle Nba kariyerine sahip olması en kuvvetli adaylardan biriydi. Sezonun sonuna doğru Los Angeles Lakers'ın genel menejeri Jerry West 1995 draftına katılması halinde seçileceğini söyledi. Fakat Duncan, okuldan mezun olduktan sonra 97 draftına katılacağını söylemişti. Neden olduğunu kimse bilmiyordu o zamanlar. Annesine verdiği sözden kimsenin haberi yoktu. 2001 yılında açıklayacaktı bu söz yüzünden drafta katılmadığını. NCAA kariyeri bitterken Duncan tarihte ilk 1500 sayı, 1000 ribaund, 400 blok ve 200 asiste ulaşan oyuncu oldu. 1997'de draft için hazırdı Tim Duncan. Berbat bir sezonun ardından San Antonio ilk sırada Duncan'ı seçti. Hem Duncan, hemde San Antonio için dönüm noktası olmuştu bu yıl. San Antonio 1996-97 sezonunun neredeyse tamamında forma giyemeyen yıldız oyuncusu David Robinson'ın da takıma katılmasıyla birlikte, yıllarca sürecek bir boyalı alan krallığına sahip olmuştu. İkiz kuleler, rakip oyunculara boyalı alanda şans tanımıyor, dış şutlara zorluyorlardı. Kariyerinin hemen başında "Nba Yılın Defans Oyuncusu" ödüllü efsane Dennis Rodman karşısında 22 ribaund aldı. Houston Rockets maçında ise Charles Barkley karşısına çıktı. Maç bittiğinde Barkley " Geleceği gördüm ve gelecek 21 numara giyiyor" şeklinde bir açıklama yaptı. Çaylak sezonunda 82 maça çıkan Duncan 21.1 sayı, 11.9 ribaund, 2.7 asist, 2.5 blok ortalaması yakalayarak, "Nba'de Yılın Çaylağı" ödülünü kaptı. Aynı sezon "En iyi İkinci Defans Beşi"ne seçildi. 1998-99 sezonunda "Bir Sindirella Masalı; New York Knicks" karşısında final oynadı. San Antonio Spurs'ün ilk şampiyonluğunda Finallerin En Değerli Oyuncusu seçildi. Gregg Popovich bu final serisi sonunda New York Knicks koçu Jeff Van Gundy'e "bende Tim var, sende ise yok!" demişti. 1999-2000 senesinde ise All Star maçında Shaq ile birlikte en değerli oyuncu ödülünü paylaştı. 2001 senesinde Nba'in "En İyi Savunma Beşi" içinde yer aldı. Aynı zamanda Tim Duncan Hayır Kurumu'nu kurdu. 2001-2002 sezonunda ilk defa "Ligin En Değerli Oyuncusu" ödülünü almaya hak kazandı. 2002-2003 sezonunda şampiyon olurlarken, Duncan tekrar MVP ödülünü aldı. David Robinson'a son senesinde takım olarak bir şampiyonluk daha hediye ettiler. 2003-2004 sezonunda ise Amiral'in takımdan ayrılmasıyla Nesterovic, Bruce Bowen, Robert Horry, Hidayet Türkoğlu, Manu Ginobili, Tony Parker gibi isimler takıma dahil edildi. İyi bir sezon geçirmesine rağmen finalleri göremedi. Bir sene sonra ise finallerde Detroit Pistons ile karşılaştılar. Finallerin ilk 4 maçında iyi bir oyun sergilemesine rağmen, 5. maçta çok kötü bir performans sergilemiş, 6. maçta ise takımın ona en çok ihtiyaç duyduğu son çeyrekte ortadan kaybolmuştu. İlk defa geri adım atmıştı Duncan. Son maçta ise öyle bir performans sergiledi ki, 3. kez finallerin Mvp'si oldu. Bu ödül onu, Micheal Jordan, Shaq, Magic Johnson ile birlikte bu ödülü üç kez kazanan isimlerin arasına soktu. 2005 sezonunda gelen şampiyonluktan sonra Duncan kariyerinin en düşük ortalamasını 2006 senesinde yaptı. 2007 Sezonunda iyi bir performans sergileyen Tim, finallerde LeBron James'in karşısına çıktı ve Spurs, Cavs'ı süpürdü. Fakat bu finallerde MVP ödülünü Fransız Tony Parker'a kaptırdı.
En çok bilinen lakabı, "The Big Fundamental" ise kuşkusuz eniştesi Ricky ile, o zamanlar 1.80 olan boyu yüzünden oynayabileceği tek pozisyon olan guard mevkisi için yaptığı çalışmalar sayesinde ona takıldı. İnanılmaz hızlı ayakları, yüksek parmak hassasiyeti, mücadeleci ruhu ve tabi ki imzası haline gelmiş çaprazdan attığı panyalı basketleri. Önümüzdeki günlerde 34 yaşına girecek Tim Duncan. Artık o hızlı ayakları yok. Daha yükseğe sıçrayamıyor. Fakat bir efsanenin yapması gerektiği gibi, ne zaman düşse tekrar ayağa kalkıyor. Oyun zekası ve tecrübesiyle hala en tehlikeli 10 uzun arasında. Spurs onun emekli olmasına hazır mı bilemeyiz ama, biz sanırım değiliz. Onun üzerinden smaç yapmaya çalışan oyunculardan nefret ediyoruz, ya da şutunu bloklayan oyunculardan. Belkide ilk defa bir efsanenin emekli olmasına hazır olmamamızdan kaynaklanan bir şey bu. Bizden büyüklerin Micheal Jordan emekli olurken hissettikleri de aynı mı acaba? Belki 2 sezon daha oynar Duncan. Fakat Al Horford gibi densiz oyuncular bizim hissettiklerimizi hissetmeyecek o açık. Bloklar yiyecek, üzerinden smaçlar basacak. MJ'in geri döndüğü sezondaki hissettiklerimizi hissedeceğiz tekrar. Son olarak Charles Barkley'in sezon başında söylediklerini yazmak istiyorum. Seyircilerden biri "Duncan'ın süresini azaltıp daha çok dinlenmesini sağlarsak, Tim daha verimli olmaz mı? diye sormuştu. Charles ise "Evet, aslına bakarsan olabilir. Fakat ne kadar süre dinlendirirseniz dinlendirin, kasları onu daha yükseğe çıkarmayacak artık. Yaşlandı Duncan. Eski atletikliği yok. Bu onun suçu değil, suç tamamen yılların."

Kazandığı Ödüller:
4 NBA Şampiyonluğu (1999, 2003, 2005, 2007)
3 kez Finallerin Mvp'si ödülü (1999, 2003, 2005)
2 kez NBA sezon Mvp'si ödülü (2002, 2003)
NBA Yılın Çaylağı Ödülü (1998)
12 kez All Star oldu (1998, 2000-2010)
9 kez NBA En İyi Beşi (1998-2005, 2007)
3 kez NBA En İyi İkinci Beşi (2006, 2008, 2009)
8 kez NBA En İyi Savunma Beşi (1999-2003, 2005, 2007, 2008)
4 kez NBA En İyi İkinci Savunma Beşi (1998, 2004, 2006, 2009)
NBA En İyi Çaylaklar Takımı (1998)
NBA All Star maçı Mvp'si (2000)
USBWA Yılın En İyi Kolej Oyuncusu (1997)
Naismith Yılın En İyi Koley Oyuncusu (1997)
Jhon Wooden Ödülü (1997)
2 Kez ACC Yılın En İyi Oyuncusu (1996, 1997)

Rekorları:
İlk Sekiz Sezonunda NBA İlk Beşine seçilen 4. oyuncu
NBA tarihinde ilk 12 sezonunda defans ve en iyi 5. seçilen tek oyuncu
Ulusal Basketbolcular Birliği tarafından seçilen 20 yüzyılın en iyi 100 oyuncusu arasına en genç giren oyuncu
NBA'de tüm zamanların en çok ribaund alan 25. oyuncu

Kariyer Rekorları:
Bir Maçta Attığı En Çok Sayı: 53
Bir Maçta İsabetli Attığı En Çok Şut Sayısı: 19 (3 kere)
Bir Maçta En Çok Şut Kullanışı: 34
Bir Maçta İsabetli Attığı En Çok Faul Atışı: 17
Bir Maçta Kullandığı En Çok Faul Atışı: 24
Bir Maçta Aldığı En Çok Ofansif Ribaund: 12
Bir Maçta Aldığı En Çok Defansif Ribaund: 23
Bir Maçta Aldığı En Çok Ribaund: 27
Bir Maçta Yaptığı En Çok Asist: 11
Bir Maçta En Çok Yaptığı Top Çalma: 8
Bir Maçta Yaptığı En Çok Blok: 9
Bir Maçta Aldığı En Uzun Dakika : 52
Kaynak: Wikipedia.com, Nba.com

29 Mart 2010 Pazartesi

Beklenen Mesaj Geldi

Dünyanın en büyük derbilerinden biri olarak gösterilen bir mücadele Fenerbahçe - Galatasaray maçı. Seyir bakımından olmasa bile tarihi, kavgaları hep göz önünde olan bir rekabet...
Böyle olunca haliyle gergin oluyor iki tarafta. Sakin oynayan götürüyor hep üç puanı. Fenerbahçe'li futbolcular Aziz Yıldırım'ın başkanlığından sonra inanılmaz sakindiler bütün derbilerde. Sanırım maçı kaybederlerse samandıra'da onları neyin beklediklerini bildiklerinden bu şekilde sakin kalabiliyorlar. Azizsilin..
Geçelim maça. Galatasaray'lı arkadaşlar ile konuşurken yağmur yağmaması için dua edenleri görüyordum. "Abi Keita oynayamıyor yağmurlu havada, gerek yok bak barajlar %100 kapasitede zaten" diyorlardı. Islak zeminde top kontrolü zor olur evet, ama Keita'nın oynayamama sebepleri farklıydı bu tarz maçlarda. Hatırlayalım ilk maç Roberto Carlos'u. Trabzon'da Serkan Balcı'yı. Dün akşamda Vederson-Andre Santos iş birliğini. Keita'yı sinirlendiren buydu. Topa çabuk küsmesiydi Keita'nın sorunu. Yağmur değildi. Yağmur hiçbir şeyde suçlu değildi. Büyük umutlarla giden taraftarları ıslatmanın dışında. Galatasaray aslında iyi de başladı mücadeleye. Mustafa Sarp'ın soldan içeri girip kestiği top büyük bir tehlikeydi Fenerbahçe adına. Daha öncede iddia ettiğim gibi Giovanni Turkcell Super Liginde oynayabilecek bir futbolcu değil. Ne kadar yetenekli olduğu değil burada önemli olan. Fiziği, TSL'nin sertliği. Dünde gördük 3 defa boşluk bulduğunda etkili olabildi. Onlarda da en az 65 metre depar atmak zorunda kaldı. Son vuruşları hep bu sebepten ötürü cılızdı. Ne yaptığını anlayamadığım bir Elano var birde. Brezilya milli takımında oynayan bir oyuncu Elano. Bu futbolla Elano Brezilya'nın banko oyuncusu ise, son turnuvada Brezilya gruptan çıkamaz. Olumlu bir hareketi oldu mu maçta? Peki Jo ve Baros için ne demeli. Jo markaj altında eridi bitti. Maçın ikinci yarısının başında bir kere etkili olabildi. Baros ise açıkça söylemek gerekirse hatırlamıyorum Baros'un ne yaptığını. Mustafa Sarp ve Elano önlerinde bel soğuklu geçirir gibi bir hali olan Arda ile oynamaya çalıştılar. Her neyse. Geçelim savaşın galibine, Fenerbahçe'ye...
Bundan 2-3 hafta önce bir yazımda mesaj göndermeli Fenerbahçe demiştim. Karakter sergilemeli diye. Bu maçta gösterebildi Fenerbahçe o karakteri. Mesajı ise Alex kendi ağzından yolladı rakiplerine. " Bursa dikiz aynasına baktığında, son sürat geldiğimizi görecek" diye. Evet Fenerbahçe Bursa'nın dikiz aynasına girdi fakat sellektör yapıp "önümden çekil" mesajını verebilecek mi? Bunu önümüzdeki hafta Kayserispor maçında göreceğiz.
Peki sahada neler oldu Fenerbahçe adına? Selçuk hayatının en rahat futbolunu oynadı. Onu ıslıklayan yoktu, karşısında duran bir rakip bile yoktu. Rijkaard ilk maçta etkisiz olan Selçuk'tan hiç çekinmedi ve "onu kendi haline" bırakın dedi sanırım. Önemli olan Emre'nin yokluğunda Fenerbahçe'nin kalbi olacak Mehmet Topuz'du çünkü. Takımın kalbi ve beyni, yani Mehmet ve Alex o kadar güzel meşgul etti ki Galatasaray orta sahasını Selçuk çayda çıra oynaya oynaya gezi orta sahada. Leo Franco'nun da ikramı ile birde gol attı ki inanılmaz. Fenerbahçe bildiğini oynadı dün. İstediğinde yavaşlattı tempoyu, istediğinde oynattı. Aradaki fark buydu işte. Çok koştular, çok yoruldular ama hak ettiler doğrusu. Defansı ise çok iyiydi Fenerbahçe'nin ki bunu zaten istatistikler söylüyor. Bilica - Lugano ikilisi varsa, Fenerbahçe yenilmiyor.
Andre Santos için ayrıca bir şeyler söylemek istiyorum. Dün her Fenerbahçe'li şunu düşünmüştür eminim. "Bizim Santos ağır bir topçu. Keita hızıyla madara ederse Santos'u çok kötü olur" diye. Tam tersi oldu fakat. Santos felç etti attığı çalımlarla Sabri ve Keita'yı. En iyi maçlarından birini çıkardı derdim ama en iyi maçını çıkardı Santos.
Volkan Demirel... Dünkü maçın kahramanı oldu bir bakıma. Keita'nın tek olumlu hareketini doğru eliyle çok güzel bir şekilde kurtardı. Sol eliyle kurtarmaya çalışsaydı o topu içeri alma ihtimali vardı. Tecrübe demek böyle bir şey işte. Konsantre olduğu zaman dünyanın en iyi 10 kalecisi içine gerçekten girebiliyor.
Maçın hakemi içinse fazla bir şey söylemeye gerek yok. Fenerbahçe az daha maçı kaybediyordu Cüneyt Çakır ve yardımcıları sayesinde. İşte o zaman çarşı, pazar karışırdı. Hakem şansı dedikleri bu olsa gerek. Şuanda ikinci plandaysa Cüneyt Çakır Fenerbahçe maçı kazandığı içindir. Son olarak ta Alex'e gelen pet şişe yüzünden Ali Samiyen kaç maç kapatılacak merak içinde bütün spor medyası. Acaba bu pet şişede münferit bir şekilde kendini mi attı tribünden aşağıya bunu önümüzdeki günler belirleyecek.

27 Mart 2010 Cumartesi

27 Mart 2010 Nba iddaa tahminleri.

Washington - Utah : 2

Chicago - New Jersey : bu maç oynanmaz :)

New Orleans - Portland : 2

Houston - Los Angeles : 2

Golden State - Dallas : 2

Was - Utah:

Utah bu gece Indiana önünde farklı bir yenilgi aldı. Fakat aldığı bu yenilgi kötü oyunu değil, Danny Granger'ın kariyer rekoru kırarak 44 sayı atmasından kaynaklandı. Denver ile 2. lik mücadelesi veren Utah'ın bu maçı alması gerekli. Bu yüzden banko 2

Chi - Njn:

Gecenin belkide sonucu tahmin edilmesi en zor maçı. Nba'in en kötü basketbol oynayan 3 ekibinden ikisi karşı karşıya geliyor. Her ne kadar Chicago galibiyete daha yakın gibi gözükse de, New Jersey bir süpriz yapabilir. Benim tavsiyem bu maçtan uzak durulması yönünde.

Noh - Por:

Chris Paul dizindeki sakatlıktan yeni yeni sıyrılıyor. Playoff yapma şansları da kalmadığından pek fazla riske edilmeyecektir. Portland'ta ise Rudy Fernandez oynayabilecek. Savunmaların öne çıkacağı maçta ben oyumu Portland'dan yana kullanıyorum.

Hou - Lal:

Sezon içinde Lakers 2-1 önde Houston karşısında. Luke Walton oynayabilecek duruma geldi. Bynum'ın sakatlığı ise Nisan ayının ilk haftasına kadar devam edecek. Dün gece Oklohoma'ya yenilen Lakers bu gece Houston'ı yenmek isteyecektir. Houston cephesinde ise kötü haberler var.Sekiz sakat oyuncusu bulunan Houston'da Kevin Martin omuz sakatlığı yüzünden oynamayabilir. Oynasa bile omuzundaki sakatlık yüzünden ne kadar verimli olur bilinmez. Ayrıca Kobe'yi savunma konusunda doktora yapan Shane battier'de sakat. Lakers zorlanmaz.

Gsw - Dal:

Bu sezonun en kötü üç ekibinden biri olan Golden State'de tam 5 oyuncu sakat. Özellikle pota altında Haywood ve Nowitzki ile baş edemeyeceklerinden banko Dallas.


23 Mart 2010 Salı

Dünyanın Parası.

Yeni yayın ihalesi ile birlikte çok tartışılan Turkcell Süper Ligin değeri belli oldu. Avrupa’nın yayın hakları bakımından en değerli 5. ligi olan Turkcell Süper Ligi, bonservislere göre ise toplam 707.100.000 euro ile Avrupa’nın en değerli 7. ligi oldu. Oyuncuların bonservis rakamları üzerinden belirlenen rakamlara göre oluşturulan tabloda lider ise İngiltere Premier Lig. Premier Lig 3.178.100.000 euro’luk değere sahip. Avrupa’nın en değerli ikinci ligi ise 2.612.600.000 euro’luk değeri ile İspanya La Liga. Üçüncü sırada 2.445.800.000 euroluk değeri ile İtalya Seri A bulunuyor. Hemen arkasında ise 1.670.125.000 euro’luk toplam değeri ile Alman 1. Bundesliga Ligi 4. sırada. Beşinci durumda ki Fransa’nın ise toplam değeri 1.504.300.000 euro. Sıralamada en şaşırtıcı olan ise 6. sırada yer alan Rusya’nın Premier Liga’sının değeri ise 712.350.000 euro.

Turkcell Süper Ligin en değerli takımı ise Galatasaray. Aslan’ın toplam değeri 129.550.000 euro. Fenerbahçe ise 112.900.000 euro ile ikinci sırada. Beşiktaş 88.200.000 euro ile üçüncü sırada. Turkcell Süper Ligin en değerli oyuncusu ise 15.500.000 euro bonservis bedeli belirlenen Arda Turan.

351 yabancı futbolcunun forma giydiği İngiltere Premier Liginde Chealse 436.450.000 euro ile birinci, Manchester United 376.750.000 euro ile ikinci, 321.350.000 euro’luk değer ile Liverpool üçüncü sırayı alırken hemen ardındaki Arsenal’in değeri ise 304.000.000 euro. Büyük transferleri ile dikkat çeken Manchester City’nin değeri ise 255.100.000 euro.

İtalya Seri A da ise 231 yabancı futbolcu forma giyerken en pahalı takım 354.250.000 euro ile Inter Milan. Juventus 266.200.000 euro ile ikinci iken Milan 259.800.000 euro ile üçüncü sırada. Roma’nın toplam değeri ise 237.100.000 euro.

En pahalı transferlerin gerçekleştiği İspanya La Liga’da ise 171 yabancı futbolcu forma giyiyor. En pahalı takım olan Barcelona 514.000.000 euro ile birinci sırayı alırken, sezonun en pahalı transferlerini yapan Real Madrid 473.500.000 euro ile ikinci sırada kaldı. Valencia 236.600.000 euro ile üçüncü, dördüncü Sevilla’nın değeri ise 228.100.000.

Avrupa’nın en pahalı 3. ligi unvanına sahip Almanya Bundesliga’da ise 256 yabancı futbolcu forma giyiyor. En pahalı takım Bayern Münich 243.850.000 euro’luk değere sahip. Wolsfburg 153.700.000 euro ile ikinci Hamburg ise 139.875.000 euro ile üçüncü sırada kaldı.

Fransa’da ise en pahalı takımlar arasında en genç yaş ortalamasına (23.8) sahip Lyon’un değeri ise 203.750.000 euro. Marseille 148.400.000 euro, Bordeaux 139.600.000, PSG ise 95.150.000 euro değere sahip.

Bonservis bedellerine göre en yüksek fiyatlı futbolcu ise 80.000.000 euro ile Lionel Messi olurken, yaz başında Manchester United’dan Real Madrid’e 94.000.000 euro ile transfer rekoru kırarak geçen Cristiano Ronaldo ise 75.000.000 euro ile ikinci sırada yer aldı. Üçüncü sırada ise Real Madrid’in Brezilya’lı yıldızı Kaka 65.000.000 euro değere sahip. Hemen ardından gelen isim ise, Arsenal’in İspanyol yıldızı Cesc Fabregas. Fabregas’ın değeri ise 55.000.000 euro. Listenin 5. sırasında ise yine bir İspanyol Fernando Torres bulunuyor. Liverpool’un golcü oyuncusunun bonservis fiyatı ise 50.000.000 euro. Bu senenin flaş transferleri arasında bulunan ve Barcelona’lı taraftarları heyecanlandıran Zlatan Ibrahimovic ise 46.000.000 euro ile altıncı sırada kendine yer bulabildi.

22 Mart 2010 Pazartesi

Üçgen Hücum


Hep duyarız "Phil Jackson üçgen hücumun mimarıdır" diye. Aslında öyle değildir. Çok büyük katkısı vardır belki fakat mucidi Phil Jackson değildir üçgen hücumun.
Durdurulması çok güç olan bir hücum sistemidir triangle offanse. İlk olarak Güney California Üniversite'sinin efsane koçu Sam Barry tarafından geliştirilmişti. 1940 yılında yarattığı bu sistemi Sam Barry, 1947 yılında Tex Winter'a oyuncusuyken öğretti. 1947 yılında okulundan mezun olan Tex, 1952 yılında "kolej basketbolunun en genç koçu" olarak Marquette Üniversitesinin başına geçti. İki yıl sonra Kansas Üniversitesinin başına geçen Tex 15 yıl boyunca Kansas Üniversitesinin başında kalarak artık Nba için hazır olduğunu gösterdi. 1972 - 1974 yılları arasında Houston Rockets'ın başına geçen Tex Winter 1985 yılına kadar Nba kariyerini dondurmuştu. 1985 yılı geldiğinde onu basketbol dünyasına altın harflerle yazdıracak kariyeri başlamak üzereydi. Micheal Jordan'a üçgen hücumu öğrettikten sonra 1989 yılında Phil Jackson ile çalışmaya başladı. Hücum koçu olarak Phil Jackson'dan hiç ayrılmadı. 1991- 92 - 93 - 96 -97 -98 yıllarında ki şampiyonluklarda çok önemli bir rol oynadı. Phil Jackson'la beraber Lakers'a giden Tex burada da 2000 - 01 - 02 yıllarında üç şampiyonluk daha yaşadı. Tekrar Kansas'a geri döndü ve 2009 yılında felç geçirdi. Son Lakers şampiyonluğu esnasında en küçük oğlu "baba bize bir hücum çizsene" dediğinde konuşamasa bile çok az oynatabildiği parmaklarıyla bir üçgen çizdi. Bu Lakers'a şampiyonluğu getiren hücumdu...
Tex Winter Phil Jackson ile birlikteyken, üçgen hücum çok daha farklı bir hal aldı. Peki neydi ilk başlarda üçgen hücum? Pivot oyuncunun pasör olarak kullanıldığı, kanatta ve tepede bekleyen guard ve forvetlerin ceza şutları attığı bir hücumdu. Özellikle Chicago'nun 1992 yılında aldığı şampiyonlukta Horace Grant bu işi o kadar iyi öğrendi ki 1993 yılında şampiyonluğu getiren üçlüğü atan John Paxson'a inanılmaz bir pas çıkartmıştı. Fakat Phil Jackson Los Angeles'a geldiğinde elinde Shaq vardı. Tex Winter'la birlikte oturdular ve düşündüler. Üçgeni oluşturan oyuncuların mesafesinin en fazla 5 metreye düşürdüler. Ceza şutlarından vazgeçmeden üçgen hücumu Shaq'in topu istediği mesafede almasını sağladılar yani boyalı bölgede. Motion offense'in geliştirilmiş hali oldu bir anda. Shaq bile boyalı alan içerisinde o kadar hareketliydi ki, Lakers inanılmaz başarılara imza attı. Kobe'nin ceza şutları ve Shaq'in durdurulamaz post upları birleşince durdurulamaz bir takım oldular. Basit olarak anlatmak gerekirse üçgen hücum, pası veren oyuncunun sürekli hareket etmesini gerektirir. Saha içi yerleşimi daha önceden kesinleştirilmiş ve topsuz oyuncunun belirli bir yönden potaya gitmesi gereklidir. http://www.youtube.com/watch?v=7muOtu2N9Og bu videodan nasıl oynandığını görebilirsiniz.